Yalova olayının akıllara getirdiği soru: Türkiye tehdit altında mı? | Doğu Eroğlu ile söyleşi

02.01.2026 medyascope.tv

2 Ocak 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. 2025'in son günlerinde Türkiye IŞİD realitesine Yalova'da bir kez daha tanık oldu. Polisleri şehit ettiler. Altı IŞİD mensubu da güvenlik güçleri tarafından öldürüldü. Ama IŞİD değişik bir örgüt olduğu için, ‘’IŞİD mensubu’’ derken de biraz temkinli olmak gerekiyor. Bunları Türkiye'de bu konuyu çalışan ender gazetecilerden Doğu Eroğlu'yla konuşacağız. Doğu merhaba.
Doğu Eroğlu: Merhaba.

Ruşen Çakır: Sen en son sosyal medyada “Herkes IŞİD uzmanı oldu, herkes her şeyi söylüyor” diye yakındın. Kimileri, "Aslında bu bir komplo. IŞİD yok" diyorlar, değil mi?
Eroğlu: Evet, Türkiye'de en başından beri söylenegelen şeylerden bir tanesi de, sürekli dış güçlere, Amerika Birleşik Devletleri'ne atıf yapılması. Zaman zaman bu denkleme İsrail girip çıkıyor, CIA hep oluyor. Selefî cihatçıların güç kazanmasının kökeninde Amerika'nın müdahaleleri var gerçekten, ama sanki Türkiye'deki olayları yabancı operatifler girip gerçekleştiriyormuş gibi, Türkiye'deki yansımasını hiç konuşmamaya, ona hiç bakmamaya, onu değerlendirmemeye iten bir tavır var, o yüzden eleştirdim.

Ruşen Çakır: Türkiye'de IŞİD realitesi yıllardır var. Sen IŞİD Ağları: Türkiye’de Radikalleşme, Örgütleme, Lojistik kitabını yazalı kaç yıl oldu?
Eroğlu: Bu yıl itibariyle 8 yıl geride kalacak.

Ruşen Çakır: Çok sayıda operasyon oluyor, birileri yakalanıyor, yargılanıyor, kimisi bırakılıyor. Yalova olayından sonra şunu duyduk: Bu kişiler biliniyordu. Yalova, genellikle bu tür yapıların, örgütlerin çok sevdiği yerlerden birisi olarak biliniyor, hatta genel olarak Marmara tarif ediliyor. Bu kişiler ve Yalova, zaten bu tür yapılarla alâkalı olduğu bilinen bir yer miydi?
Eroğlu: Belki Yalova özelinde değil de sizin altını çizdiğiniz gibi Marmara üzerinde böyle bir şey var gerçekten. Ben buna daha önce, IŞİD'in en çok örgütlenme yaptığı dönemde de kısmen şahit olmuştum. Yalova’daki bu olaydan sonra, Yalova, Bursa, Sakarya havzasına yoğun dikkat çekmeye değer ekstra bir karakteristiği var mı, birlikte değerlendirelim. Benim dikkatimi çeken, özellikle 2014-2015 dönemlerinde ve hatta sonrasında, Marmara Bölgesi’nde Sakarya, Yalova, Bursa’da biraz korunaklı, yalıtılmış yaşam formatına uygun yerler var. Bunu özellikle bu bölgeden duymuşumdur. Sadece IŞİD’le bağlantılı olan cemaatler için söylemiyorum, birçok cemaatin, dini grubun kendine ait köyleri, güvenlikli siteleri, birlikte yaşamak için oluşturdukları etrafı duvarlarla çevrili düzeneklerin olduğu bölgeler var. Zannedersem bu bölgede böyle bir imkân var, belki de İstanbul'a nazaran daha az maliyetli.
IŞİD’in çok örgütlenme yaptığı 2014-2015 döneminde, Yalova, Bursa ve Sakarya hattına ilişkin dikkatimi çeken şuydu: Orada, Türkiye genelinde sözü dinlenen, Selefî cemaatler içinde sözüne kıymet verilen büyük vaizlerden bir tanesi yoktu. Bu bölgedeki kişilerin daha çok İstanbul'un periferisinde faaliyet gösterdiğini, İstanbul'dan gelip giden hocaların ve vaizlerin, burada etki alanlarının yüksek olduğunu, oradaki cemaatlerin sohbet toplantılarının gündemini daha çok İstanbul’un belirlediğini görüyordum. 2015’ten itibaren hesaplarsak, aradan geçen 10 yılda şöyle bir değişiklik oldu: Yurt dışında yaşamış ve IŞİD’e katılmış uluslararası vatandaşların bir kısmı, IŞİD’in, daha doğrusu İslam Devleti’nin dağılmasıyla beraber Türkiye'ye geldi. Yabancı komünitelerle, Yalova, Bursa, Sakarya, Samsun gibi bölgelerdeki yerli cemaatler biraz kaynaştı. Uzun zamandır, özellikle yabancıların yaşam alanı olarak bu bölgeleri seçtiğini görüyorum; bir nevi ‘’ikinci habitus’’ gibi oraya doğru gittiler, belki oradaki yerli cemaatlerle ilişkileri arttı. Yalova ve Bursa'daki küçük cemaatlerin bazıları, İstanbul, Ankara, Konya'daki daha ana akım diyebileceğimiz, Türkiye’deki Selefîliğin ana akımın oluşturan daha büyük cemaatlerden biraz koptular, biraz daha kısır hale geldiler. Onların daha büyümesiyle, büyük cemaatlerin kendi çıkarlarını koruma isteğinin ortaya çıkmasıyla birlikte, bazı küçük gruplar daha radikal kaldılar.

Ruşen Çakır: IŞİD'in, Suriye’de ve Irak’ta yediği darbelerden sonra, merkezi olarak etkisinin azaldığını biliyoruz. Özellikle Bağdadi’den sonra, yerine gelen de öldürüldü. Bu merkeziliğin ve "Türkiye Vilayeti" denen yapının dağılmasıyla birlikte, herkes kendini IŞİD ilan edebiliyor ve IŞİD adına diğerlerini kendisine tabi kılmaya çalıştığına dair rivayetler var. Bu gerçekten böyle mi? Yoksa senin bilgilerin dahilinde, IŞİD'in, Türkiye'de hâlâ merkezi bir yapılanması var mı?
Eroğlu: Bu değerlendirmeye biraz hak veriyorum, kısmen doğru. IŞİD ile El-Kaide’nin birbirinden ayrıştığı o döneme bakıp, bugüne gelirsek, IŞİD de aslında El-Kaide ile benzer yollardan geçiyor. 2018'den sonra, temel emir-komuta zinciri ortadan kalktıktan sonra, merkezi yapısı, Bakanlar Kurulu, önce Bağdadi’nin öldürülmesi, daha sonra yerine gelen isimlerin ortadan kaldırılmasından sonra, eskisi gibi, ilk kurulduğu aşamadaki gibi değil ama İslam Devleti diye ortaya çıktığı, daha kurumsal hâle geldiği dönemdeki işlerliğini yitirdi, biraz buharlaştı. O dönemden sonra, biz hep iki güç odağını konuşur olduk. Bir tanesi, Batı Afrika'da faaliyet gösteren gruplar; onlar biraz karışık, kimin öne çıkacağı dönem dönem değişiyor. En temel güç olarak Horasan Kolu kaldı. Horasan Kolu daha çok, Afganistan ve Pakistan'da üslenmiş durumda. Horasan Kolu’nun temel rakibi Taliban. ABD’nin askerlerini hızla çekmesiyle oluşan o güç boşluğunu, Taliban sert bir şekilde doldurdu ve İŞİD de pek çok yönden onlara karşı çıkıyor. Dünyadan topladığı, hâlâ örgütlemeyi başardığı kişileri oradaki çatışma bölgelerine götürmeye çalışıyor. Suriye ve Irak'ta şu anda acil bir çıkar söz konusu olmadığı için, ilk hedefi Afganistan ve Pakistan’a götürmek. Bu açıdan El-Kaide’ye benzetiyorum. IŞİD’in Horasan Kolu’nun öne çıkmasıyla beraber, El-Kaide’nin, 2000’lerin başındaki Afganistan ve Pakistan’ı odak alan, orada eylemciler yetiştirip o eylemcileri daha sert hedefler belirlemeye, eylem planlarını merkezi koordinasyonla yapmaya çalışan tarafına benzetiyorum.
Ama bir yandan da benzemeyen bir yanı var; Afganistan ve Pakistan’daki nüfuzunu üçüncü ülkelere yansıtmakta güçlük çekiyor. Çünkü o İslam Devleti’nin Suriye ve Irak’ta olduğu dönemdeki kadar, Türkiye'deki takipçilerin ilgisini çekemiyorlar; Afganistan ve Pakistan’da, buradaki hayatı riske etmeye değer bir şey gösteremiyorlar. Çünkü 2014-2015'te olduğu gibi alternatif bir hayat yok. Buna ilaveten, ekonomik kaynaklara el koyduğu dönemdeki zenginliği yok. Artık Türkiye’ye silah ya da el yapımı patlayıcı geçirmek gibi kolaylıklar karşısına çıkmıyor. Dolayısıyla, Horasan Kolu’nun takipçilerinde, burada sansasyonel eylem yapmak için ne ciddi bir motivasyon var ne de ciddi kaynakları var. Biz bunu, Ocak 2024’te İstanbul Sarıyer’de düzenlenen Santa Maria Kilisesi saldırısında net olarak görmüştük. Saldırganların kullandığı silahın, kuru sıkıdan dönüştürülmüş, namlusu değiştirildikten sonra gerçek mermi atabilir hâle getirilmiş bir silah olduğunu ve basınç arızası yaptığını, video görüntülerinden görebilmiştik. Bir iki el isabetsiz atışlar yaptıktan sonra silah saldırganın elinde kalmıştı. Yani eskisi gibi ciddi kaynaklara sahip değiller, insanlar Türkiye'de bir şey yapabilmek için motivasyon bulmakta zorlanıyorlar, onun da alternatifi Afganistan’a ve Pakistan’a gitmek.

Ruşen Çakır: Filmi biraz geriye saralım. Demin değindin; bir dönem IŞİD ve diğer radikal yapılar için Suriye ve Irak ağırlıklıyken, Türkiye, geçiş ve lojistik yeri işlevi görüyordu. Dünyanın dört bir yanından insanlar, Türkiye üzerinden buralara girip çıkıyorlardı. Özellikle Suriye’deki rejim değişikliği beklentisiyle Ankara da buna büyük ölçüde kontrollü bir şekilde göz yumuyordu. Bu arada özellikle Suriye’den ve başka yerlerden de çok sayıda insan Türkiye’ye sığınmacı olarak geldi. Bunların içerisinde de bu tür kişilerin olduğunu biliyoruz. Şimdi, Suriye ve Irak bir anlamda gözden düştü. Hâlâ varlığını sürdürüyor ama eskisi gibi değil. Orada var kalmaya çalışıyorlar ama artık bir cazibe merkezi değil. O zaman, ‘’Türkiye transit olmaktan çıkıp doğrudan hedef ülke mi oldu?’’ diye sormak mümkün mü? Zaten Türkiye’de saldırılar daha önce yapılmıştı ama, esas mesele, Türkiye’ye bakıp Suriye ya da Irak’ı görüyorduk. Şimdi Türkiye’ye bakıp, Türkiye’yi görüyoruz, değil mi?
Eroğlu: Doğru, bu analizinize katılıyorum. Horasan Kolu tarafından Türkiye, daha çok, örgütleme yapılması gereken bir alan gibi görülüyor olabilir. Ama küçük bir ekleme yapmam lazım: Özellikle Türki Cumhuriyetlerde, IŞİD Horasan Kolu’nun ciddi örgütlenme yapma potansiyeli var. Orada da radikalleşmeyi önlemenin en temel yollarından bir tanesi olarak seyahat yasaklarını görüyorlar. Oradaki güvenlik birimleri, Afganistan’a ve Pakistan’a seyahat etmek için girişimde buluşan kişilere potansiyel radikal olarak baktıkları için, Türkiye, tekrar bir "durak ülke" hüviyeti kazanmış durumda. Radikalleşme potansiyeli olan vatandaşlar doğrudan Afganistan ve Pakistan’a seyahat etmek yerine, oradaki radikalleşme potansiyeli olan vatandaşlar Türkiye’ye girip, belli bir süre durup, oradan çatışma bölgelerine geçmek ya da bunu başardılarsa, dönüş yolunda dikkat çekmemek için Türkiye'yi kullanmak gibi bir tercihleri var. Ama tabii 2014-2015 döneminin o hacmini, Türkiye'den geçiş yapan insan sayısıyla karşılaştırsak, bu çok daha düşük bir sayı. Dolayısıyla evet, Türkiye biraz daha örgütlemede hedef ülke statüsüne geçmiş olabilir.

Ruşen Çakır: Yalova'daki olaya baktığımızda, en çarpıcı yönü bence, üç polisin şehit olması. Eğer burada çatışma çıkıp ama polislere bir şey olmadan bunlar ölü ya da sağ yakalanmış olsaydı, bu kadar gündem olmayacaktı diye düşünüyorum. İsmail Saymaz Halk TV'de, bu konuda birtakım yanlışların yapıldığı iddialarını dillendirmiş. Ellerindeki mühimmata baktığımız zaman, gerçekten öyle çok da donanımlı olmadıkları gözüküyor sanki, ne dersin?
Eroğlu: O çatışmanın ilk haberleri çıktıktan sonra, aslında orada ciddi miktarda, en azından ağır makinelerin ve ağır silahların olabileceğine kuşkuyla yaklaşmıştım ben de. Çünkü oradaki şahısların büyük bir kısmının, zaten istihbaratın ya da güvenliğin takibi altında, geçin haklarındaki soruşturmaları, yargılamalar yapılmış, mahkemelerde ifade vermiş, hüküm giymiş şahıslar, dolaysıyla takipteki kişiler olduğu, birkaç gün sonra hemen ortaya çıktı. Böyle kişilerin, IŞİD'in kendi kapasitesini bir kenara bırakalım, ağır silahlara erişmesi son derece zor. Ama Türkiye'de yeni bir realite var. Özellikle birtakım silahlar, tabancalar ve bazı sportif amaçla satılan pompalı tüfekler -aslında bunlar kuru sıkı silah sınıfında satılabiliyor- kolaylıkla dönüştürülebiliyor. Kırsalda bunun takibini yapmak biraz daha zor. Bence, IŞİD'le ve IŞİD kapasitesine ilişkin kanılarımızı değiştirebileceğimiz bir veri hâlâ yok orada. Orada anlık bir güvenlik zafiyeti olmuş olabilir. Çünkü tüm Türkiye'de Emniyetin, belli bir istihbarata eriştikten sonra, bilinen şahısları “ziyaret etme” gibi bir taktiği var. IŞİD'le, Selefî hareketleriyle bağlantıladığı kişileri böyle kritik zamanlarda, bilgi alma, gözaltına alma gibi, onların izlendiğini, takip edildiğini hatırlatmaya yönelik bir alışkanlık var. Bu da bana, Emniyet birimlerinin bir çatışma hazırlığı yapmadan gittiğini düşündürdü. Ama dediğiniz gibi, şimdilik elimizde öyle çok ciddi miktarda ağır silaha erişim sağlandığına ilişkin bir veri hâlâ yok.

Ruşen Çakır: Yıllar önce El-Kaide İstanbul'da sinagoglara saldırdığı zaman, iki intihar eylemcisi saldırgan, yanılmıyorsam Bingöllü çıkmıştı. Onun üzerine birçok kişi bu saldırının Hizbullah tarafından yapıldığını söylemişti. Ama iki üç gün sonra yapılan saldırıdakiler öyle çıkmayınca kafaları karışmıştı. Yalova'daki bu olayda Emniyet güçleri tarafından öldürülen IŞİD mensuplarının altısı da yanılmıyorsam Bitlisli, Kürt. Sen bu konuda yıllardır çalışıyorsun. Kürtler içerisinde radikal örgütlerin epeyce örgütlenmesi var.  Bunların motivasyonu Kürt oldukları için değil tabii, kendilerine göre bir İslam yorumuyla ve motivasyonuyla harekete geçiyorlar. Ama bu tür Selefî cihatçı grupların Kürtler içerisinde militan devşirme ihtimali çok fazla mı?
Eroğlu: Sizin de söylediğiniz gibi, bu insanlar Kürt oldukları için katılmıyorlar tabii, ama 2013’ten itibaren Selefî örgütleyicilerin, vaizlerin ve büyük Selefi cemaatlerin Kürtlere ulaşabilmek için özel çaba harcadığını görüyoruz. Buna, biraz önce söylediğim ana akım Selefi cemaatleri de katmam lazım bu sefer. Bir kere Kürtlere hem Suriye'deki faaliyetler yüzünden hem Türkiye'deki Kürt siyasi hareketinin onları ulaştırmaya çalıştığı nokta bakımından, büyük eleştiriler yöneltiyorlar. Selefi cemaatler, Kürtler adına, etnisite bağlamında bir kimlik oluşturulmaya çalışmasından çok rahatsız ve bunun alternatifi olarak Kürt kimliğinin aslında ümmetin altında, yani Müslüman kimliğinin altında değerlendirilen bir unsur olması gerektiğini söylüyorlar. Kendi sözünü dinleyecek Kürt gruplara da bu özel diskurla, aslında doğruyu yapan Müslüman Kürtlerin, bunu bu şekilde düşünmeyen diğer Kürtlerle çatışmasının meşru olduğunu vaaz ediyorlar. Bu, 2013'ten beri çok denenmiş, kısmen başarılı olmuş. Van'da, Diyarbakır'da, sizin söylediğiniz gibi Bingöl'de ve Adıyaman'da, özellikle birçok Kürt gencin örgütlenmesini sağlayabilmiş bir argüman. Aynı şekilde İstanbul'da da aslında 2013-2015 arasında, Kürt gençler üzerinden ciddi bir rekabet olduğunu gördük. Hatta İstanbul'da birkaç mahallede, Selefî cemaatlerle, YDG-H’ya (Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi) bağlı gruplar arasında çatışmalar da çıkmıştı. Bu sorunuza yanıtım, evet, Kürtleri örgütlemek için ciddi faaliyet yaptılar, buna ilişkin önemli bir söylem geliştirme çabası içine girdiler ve çoğunlukla da başarılı oldular. Orada Selefî cemaatler tarafından örgütlenmiş birçok Kürt genç, gidip Rojava'da Kürtlere karşı savaştı.

Ruşen Çakır: Bu Yalova olayından sonra özellikle sosyal medyada "zaten biliniyordu" denip, sosyal medyadaki çok sayıdaki paylaşım gösterildi. Hatta çatışma sırasında içerideki bir IŞİD’linin sosyal medyadan canlı yayın yaptığı bile söylendi. Bu olay gerçekten bu kadar yaygın ve tolere mi ediliyor? Bu tür yapılar, sosyal medyada istedikleri gibi örgütlenebiliyor mu hakikaten? Çünkü Türkiye'de, sosyal medya üzerinden, sırf tweet attığı için içeride olan bir yığın gazeteci olduğunu biliyoruz. Bu, hakikaten dendiği gibi mi yoksa devletin bu alanda belli bir kontrolü var mı?
Eroğlu: Bu konuda çok emin değilim, benim de soru işaretlerim var. Belki biz, böyle bir eylemle öne çıkan bir gruptan hareketle, biraz fazlaca endişeli yorumlar görmüş olabiliriz. Nasıl IŞİD bir dönüşüm içindeyse, bence Türkiye'deki Selefî cemaatler de bir dönüşüm içinde. Ben 2013-2015'teki süreci hep şöyle değerlendirmiştim: IŞİD o dönemde daha önce hiç karşılaşmadığımız yeni bir anlatıyı medya üzerinden çok geniş kitlelere ulaştırmayı başardı. O dönem, bu büyüyen cemaatler için aslında bir genişleme, büyüme fırsatı sundu. Bu fırsattan da bazıları çok iyi yararlandı. Ben o cemaatlerin artık Türkiye'de ana akım Selefî görüşü temsil ettiğini düşünüyorum. 2013-2015 döneminde, IŞİD'le belli başlı konularda ortaklık etmiş cemaatlerden Suriye ve Irak'a giden gruplar, artık daha büyük bir kitleye sahipler, sözleri hâlâ dinleniyor, ama 2015'ten itibaren de devletten büyük baskı yediler. Hem şahıslar nezdinde büyük bir baskı geldi hem de o cemaatlerin mensupları ciddi güvenlik baskısıyla karşılaştı. O baskının ardından, o ana akım dediğim cemaatlerin biraz daha dengeli bir politika izlemeye çalıştığını görüyorum.
Burada da IŞİD nasıl El-Kaide'ye tepki olarak, El-Kaide'nin yapamadıklarını yapmak hedefiyle ortaya çıktıysa, Türkiye'de de ya da dünyanın her yerinde de bunun olduğunu tahmin ediyorum. O ana akımı yeterince radikal bulmayan, savaşma sorumluluğunu yerine getirmekten kaçınan, denge politikası izleyen grupları eleştiren, daha fazla sorumluluk üstlenmesi gerektiğini düşünen, ayrılıkçı, küçük grupların ortaya çıktığını görüyorum. Son yıllarda Türkiye'deki cemaatler arasında çok ciddi bir tekfir tartışması var. Nasıl IŞİD bu silahı ilk kullandığında Selefî cemaatlerin büyük kısmını itibarsızlaştırıp, onları tekfir edip kendine devşirmeye çalıştıysa, Türkiye'de de cemaatler arasında öyle bir şey oluyor. O daha dengeli gitmeye çalışan diye tarif ettiğim cemaatler, daha uzlaşmacı, tekfir ve kurallarını hatırlamadan tartışmaları yürütmeye çalışıyorlar. Bu küçük gruplar ya da ana akımı yeterince eylemci olmamakla, pasif olmakla suçlayan bireyler, bu tekfir silahını kullanmaya çalışıyor ve kendilerini doğru adres olarak göstermeye çalışıyorlar. Benim görebildiğim kadarıyla Yalova'daki küçük grup, bunlardan bir tanesi. Türkiye'de Selefi cemaatler içinde böyle küçük gruplar ya da bu ana akımın denge politikasını benimsemeyen bireyler var.
Ama bu dönemin, Türkiye toplumlarının güvenliği açısından en azından şöyle bir avantajı var: Çatışma bölgeleri gerçekten uzak. IŞİD Horasan Kolu, Afganistan ve Pakistan'da ve o beklediği nüfuzu henüz kazanamadı, dolayısıyla oraya personel taşımakta güçlük çekiyor. Ama tabii böyle bir güçlük var diye, Türkiye'de de emniyet birimlerinin ya da güvenlik politikalarını oluşturanların "Gitsinler orada ölsünler" gibi bir tavır geliştirmemesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü 2003 ile 2013 arasında El-Kaide ile IŞİD arasındaki o geçiş döneminde El-Kaide'ye katılıp Afganistan'da, Pakistan'da eğitim alanlar, daha sonra Türkiye'ye döndüklerinde IŞİD'in nüvesini oluşturdular. Yani IŞİD'e katılan cemaatlerde bir sürü genç, daha önceki cihatlara katılmış ya da çatışma bölgelerine gitmiş, eğitim almış, askeri operasyonlarda bulunmuş kendilerinden daha büyük abilerinden, amcalarından ilham aldılar. Tıpkı onlar gibi kendi komünitelerinde saygı görmek için cihada katılanlar çok oldu. Bu kişilerin anlatılarından, ifadelerinden, benimle ya da başka araştırmacılarla yaptıkları konuşmalardan görebiliyoruz bunu. Ayrıca daha güvenlik perspektifinden bir şeyler eklemek gerekirse: Tam da bu profile uyan mesela Yunus Durmaz gibi bir örnek var elimizde. Gaziantep yapılanmasının başında olan, o yapılanmayı kuran, daha sonra Türkiye'deki şiddet eylemlerinin birçoğunu planlayan grubu tertipleyen kişi. Yunus Durmaz 2006-2009 arasını Afganistan ve Pakistan'da geçirmişti. Daha sonra Türkiye'ye deport edilip, kısa bir süre hapis yatıp, birkaç yıl sonra da Gaziantep yapılanmasını hayata geçirmişti.
Dolayısıyla, Avrupa ülkeleri bu yanlışı yaptı; bir kısım radikalleşen vatandaşının çatışma bölgelerine gitmesine müsaade etti. Bu benim şahsi kanım ya da meslektaşlarımdan edinebildiğim kanaate dayanıyorum tabii. Belki oradaki güvenlik politikalarını oluşturanlar, "O çatışma bölgelerine gitsinler. Zaten birçoğu hayatını kaybedecek, buradaki çalışmalarımız kolaylaşır, bunlar ortalıkta olmazsa iyi" diye düşündü. Türkiye de aynı düşünceye kapılırsa, tıpkı Avrupa'da olduğu gibi, gelecekte, o eğitim alan kişilerin daha sonra yaratabilecekleri yıkımı kendi topraklarına taşıyacak olabilir.

Ruşen Çakır: İstihbarat raporlarına dayanarak IŞİD’in yılbaşında saldırı yapabileceğine dair medyada haberler çıktı biliyorsun. Kimileri gülüp geçti, kimileri daha önce yaşananlardan dolayı tedirgin oldu. Üstüne Yalova çatışması olunca, insanların gündemine tekrar IŞİD geldi. Toparlamak için soruyorum: Özet olarak, IŞİD Türkiye için acil bir tehdit mi şu an itibarıyla?
Eroğlu: Bence uzun dönemli bir tehdit. Bugün, Türkiye'nin güvenlik birimlerinin üzerine kafa yorması gereken bir tehdit listesi yapsak, belki bir numaralı tehdit, o dönemde IŞİD'le yol yürümüş, daha radikalleşmeye açık Selefî gruplar olmayabilir. Ama bugün bu gruplar için güvenlik tedbirlerinden farklı önlemler düşünülmediği takdirde, bu tehdit çok kısa sürede değilse bile, belki 5 yıl, belki 10 yıl içinde daha somut hâle gelecektir diye tahmin ediyorum.

Ruşen Çakır: Yayınımıza katıldığın için çok teşekkürler Doğu, eksik olma. Yalova olaylarından hareketle, Türkiye'de IŞİD realitesini, bir tehdit olup olmadığını konunun uzmanı gazeteci Doğu Eroğlu’yla konuştuk. Kendisine çok teşekkürler, sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
12.01.2026 Silivri’deki anahtar olayı ve bir özür
11.01.2026 Halep’te yaşananlar Türkiye’deki çözüm süreci hakkında bize neler öğretti?
10.01.2026 Suriye’de kim terörist, kim değil?
09.01.2026 Halep’teki çatışmalar Türkiye’yi neden çok yakından ilgilendiriyor?
08.01.2026 Muhalif bir milletvekili niçin AKP’ye transfer olur?
07.01.2026 “İç cepheyi tahkim” edelim de kiminle, nasıl yapacağız?
06.01.2026 Maduro’ya üzülmeli miyiz?
05.01.2026 Venezuela'dan sonra sıra nerede? | Ahmet İnsel değerlendiriyor
05.01.2026 Boğaziçi direnmeye devam ediyor hâlâ!
04.01.2026 Venezuela dersleri: “İç cepheyi tahkim”in ciddiyeti ve aciliyeti
12.01.2026 Silivri’deki anahtar olayı ve bir özür
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı